Zincirsiz Django efendiliğe soyunursa

Senaryosu ‘köleliğin vahşetini dürüstçe yansıtan’ bir film olan Django Unchained (Türkçesi: Zincirsiz) filmini izlemenizi tavsiye ederim. Orada kendisi de siyahi olan, Calvin Candie’nin güvenilir kölesi rolünde (teslimiyetçi köle), Stephen adlı siyahların kölelikten başka hiç bir şey için yaratılmadıklarını ısrar ve inatla savunmasından ötürü, efendisi uğruna ölmeyi göze alan, özgürlüğü bilmeyen ve tatmayan’ bir köle var. Yani ‘kölelerin doğuş ve yaşayış itibarıyla özgür olamayacaklarını son nefesine kadar savunan ve bu uğurda ölebilen zenci bir köle’.

Amerika İç Savaşı’ndan 2 sene öncesinde, Güney bölgesinde geçen film, (Zincirsiz) Köle Django’nun, Alman asıllı Dr. King Schultz ile yolunun kesişmesiyle başlıyor. Zincirsiz Django, eski efendisini ölü ya da diri ele geçirmek isteyen beyaz Schultz ile anlaşmaya varır ve özgürlüğü karşılığında Brittle kardeşleri, Dr. Schultz’a getirme sözü verir. Görev başarıyla tamamlanır fakat ikilinin yolları ayrılmaz. Beyaz Schultz ve Zincirsiz Django beraber Güney’in en çok aranan suçlularının peşine düşerler.
Zincirsiz Django’nun köleliği durdurmak gibi ulvi bir amacı yoktur. Tek amacı, köle ticareti yüzünden kaybettiği eşi Broomhilda’yı bulmak ve onu kurtarmaktır.
Bu hedef onları kötü şöhrete sahip bir çiftlik olan “Candyland”in sahibi Calvin Candie’ye (oynayan Leonardo Di Caprio) götürür. Uydurma bir mazeretle çiftliği inceleyen Django ile Schultz, Candie’nin güvenilir ve teslimiyetçi kölesi Stephen’ın (oynayan Samuel L. Jackson) şüphesini çeker. Hareketleri mimlenir, ve tehlikeli bir örgüt etraflarını sarar. Eğer Django ve Schultz, Broomhilda’yla birlikte kaçacaklarsa, bağımsızlık ile dayanışma, fedakarlık ile hayatta kalma arasında seçimler yapmalıdırlar.
Bu hikayeyi buraya bir süreliğine parkedelim…

DEJENERE OLMAYAN TÜRKLER
2001 yılında SCP (Sociaal Cultureel Planbureau), WRR’in talimatıyla (Hükümet Politikalarında Bilimsel Danışma Kurulu) yaptığı araştırmada Türklerin kendi aralarında daha sıkı bağlar olduğunu tesbit etmişti. Bu konuda Faslılar, Surinam ve Antilyanlar nisbeten daha zayıflar. Türkler tarihsel olarak güçlü bir geçmişten geldiklerinden, herhangi bir kültür altında kolayca dejenere olmuyorlar.
Şunu baştan tesbit edelim. Nüanslara girmeden, genel itibarıyla konuşuyorum; biz Türklerin entegrasyondan anladığı şey, kendi diline ve kültürüne sahip çıkarken, içinde yaşadığı ortamın ve ülkenin şartlarına da ayak uydurmaktır.
‘Entegrasyon=Uyum+herkesin ölçüsü kendine’ olarak açıklanabilecek bir formül. Hollandalılar ise yine genel algı olarak ‘entegrasyon’ deyince; dilini, kültürünü bırakıp saf değiştirmeyi, hatta ritüelleri ya da dini mümkünse gözardı etmek anlıyorlar. Yani beklenti şu: ‘Entegrasyon=Asimilasyon’.
Türkler her gittikleri çevrede kendi ortamlarını oluşturan bir tarihsel dokudan geliyor. İster Amerika’ya gidin, ister Avrupa’nın en ücra noktalarına… Nerede bir Türk varsa orada kendi sistemini kurmaya çalışan bir yapıya rastlayabilirsiniz. Orada doğmuş olmanız ya da sonradan yerleşmeniz pek farketmiyor. Kasabıyla, marketiyle, ithal ve otantik eşya ve gıdalarıyla, cami ve dernekleriyle, tiyatro grupları ve işadamları dernekleriyle, kafeleri, restoranları ve milyarlarca euro ciro üreten binlerce işletmeleriyle… Bu yüzden Türkler sonuç itibarıyla, bir toplum içinde 50 sene de geçse, 100 sene de geçse çok zor dejenere oluyorlar.
Etrafımıza bakalım. Bir Türk 50 sene boyunca yaşadığı Hollandalı toplumla çok fazla interaktivite içine girmeden hayatını idame ettirebiliyor. Son yıllarda artan işyerlerimizle, geleneksel alışkanlıklarımızla, STK ve kurumlarımızla küçük sorunlarımızı daha rahat çözebiliyoruz.
Büyük ölçekli sorunlarımız ise süreç içinde bazen toslamalarla, bazen deneme yanılma yöntemiyle, bazen de hedefleri küçülterek kendi yolunu bulabiliyor.

FİNANSÖR SONUCU BELİRLEYENDİR
Hollanda’da genelde bu işler böyle oluyor. Eğer ki bir araştırma istiyorsanız, bu araştırmaya 20-25 bin euro yatırıyorsunuz ve ülkenin gündemine gelecek bir sonuç çıkartan bir araştırma rapor halinde masanıza geliyor. Araştırmanın ondan sonraki gidişatı ve sonuçları ise yeni tartışmalar ve yeni gündem maddeleri ortaya çıkartabiliyor.
Tabi bunun için en gerekli şartlardan biri de klasik ve sosyal medyayı iyi kullanmak. Bu sonucu patlatmak için 1-2 televizyon programına katılmanız da yetiyor zaten.
Türk ve Faslılar arasındaki fark sorulduğunda yıllarca önce İlhan Akel’e atfen şöyle bir şey yazılmıştı: “Faslı bir genç disko kapısından geri çevrildiğinde, o sorun yaratacak bir senaryo oluşturuyor. Bir Türk gencinin tutumu ise daha farklı: Gidip kendi diskosunu kuruyor Türk genci”. Bu örnek çok şeyi açıklaması bakımından ilginçtir.

BAY ŞAHİNLER GRUBU
Hollanda’da statüko bazında hareket eden bir ŞAHİNLER GRUBU var. Bazıları bunları ‘ulusalcılar’ olarak da tanımlıyor. Bu Şahinler Grubu genelde yabancıları beğenmeyen, onların kariyer basamaklarında ilerlemesinden hoşlanmayan, finansal bağımsızlığını hazmedemeyen ve kültürel olarak kendilerini üst sınıf olarak kabul eden Batılılardan oluşuyor. Siz onlara kölevari hizmet ettiğiniz müddetçe sorun yoktur. Ne zaman ki, haklar, eşitlikler, finansal bağımsızlıklar düzeyinde ‘efendilik hedefleyen’ istekleriniz olur, o zaman karşınıza ‘dur’ derler.
ŞAHiNLER GRUBU dediğimiz insanlar hem sağ partilerde mevcut, hem de sol partilerde. Müslüman kökenli olarak Hollanda’daki yerleşik/yerli bir sol ya da sağ partide iseniz, kendi geldiğiniz kültür ve kimliği temsil etmeyen bir yapıda olmalısınız. Her önerilen deklarasyonu, hem fikir olmasanız da, imzalamak zorundasınız.
Hollanda’nın katı ve sömürgeci felsefeye dayanan tezlerini kabul ederseniz partide uzun süre kalmanız mümkündür. Yok kendi doğrularınızla, kendi ölçülerinizle ve orjinizde olan kültür ve kimlikle gelirseniz Şahinler Grubu’na ayak uyduramazsınız. Öte yandan sizinle aynı tarihsel kimlikten gelen insanlar, Şahinler Grubu’nun şartlarına ‘kayıtsız ve şartsız’ eyvallah diyebildiklerinden oradaki kalıcılıkları daha uzundur.
Parkedilen hikayeyi burada şimdi bir daha okuyunuz…

OYLARINIZI İSTERİZ, FİKRİNİZİ İSTEMEYİZ
“Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk’ü seçimlerde listelere koyarken, Türklerden gelecek oyları istiyordu, ancak getirdikleri fikirleri istemiyordu”.
Bu sonuca Elsevier yazarı Carla Joosten varıyor. Joosten yazısında, Pvda’nın; Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk’ü destekleyenlerin oylarını partiye çekmek isterken, bu oylarla gelecek olan Türk seçmeninin isteklerini gözardı etmek istemesini eleştiriyor. Yazar yazısında Pvda’nın bundan sonra, Türkleri tamamıyla gözden çıkarıp çıkarmayacağı konusunu da irdelemiş.
Görünenle amel edecek olursak, PvdA kendisince yaptığı planla, 1 koyup 2 alacağını hesaplamış görünüyor. Zaten son yıllarda giderek düşen Türk seçmeninden geri kalan zamanda alacağı oyu gözardı edebiliyor. Popülist, a la Wilders bir yaklaşımın nüksetmesi olarak algılanabilir bu.

İLLE DE A(TRA)KSİYON
Bu arada kulislerde Bay Şahinler Grubu’nun Samsom yerine Asscher’i liderliğe getirileceği konuşuluyor. Ee lider adayı olarak da göze batan bir a(tra)ksiyonunuz olmalı. O yüzden muhtemeldir ki, piyasaya verilen anket olayı daha erken bir tarihe alınarak Kasım 2014’te patlatılıyor. Aynı günün ertesinde de Kuzu ve Öztürk partilerinden ihraç edilerek sızlayan yaraya parmak basılıyor. Hatta makalelerin içinde sürekli AIVD kelimesi geçirilerek, son 1 senedir bu ikilinin zaten kendi partilerini kuracağı yazılıp çizilerek, bir daha tu-ka-ka-lanıyor.
Neden şimdi atıyorlar Kuzu ve Öztürk’ü? Halbuki Selçuk Öztürk 18 yıldır PvdA üyesiydi ve 8 seçim geçirdi. Tunahan Kuzu ise son 11 senede 4 seçimi yine PvdA şemsiyesi altında geçirdi. Şimdiye kadar yıllardır iyiydi de, aniden mi kötü oldular? PvdA’da bu konuda iyi niyet aramak abesle iştigaldir.
Şahinler Grubu statükodan yana olanlarla, son zamanlardaki olaylardan ötürü Türkiye’ye diş geçiremeyenlerden oluşuyor. Arkasında herhangi bir lobi var mı? El cevap Evet. Uluslararası Anti-Türkiye Lobisi var. Bu lobinin başrol aktörleri ise, ‘bazılarının sevdiği güneydeki bir ülke’ ve 2015 Nisan’ına doğru Avrupa politikacılarını kendi emelleri uğruna baskı altına alacak sözde soykırım iddiacısı çevrelerden oluşuyor. Maksat kozu paylaşmak. Kozlarınızı paylaşmak için öncelikle sert bir müdahalede bulunmalısınız. Bakan Asscher’in ‘ısmarlama anket gündemi’ ile Hollanda Türk Toplumu’nun yumuşak karnına geçirdiği gayr-i nizami bir alt kroşe gibi mesela.

HEM ÜZÜM YE, HEM BAĞCIYI DÖV (!)
Aslında Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk’ü, kendilerince; yılanın başını küçükken ezmek için ihraç edip gündem oluşturuyorlar. Sorgulamadığınız müddetçe, hizmetçi ve köle olduğunuz müddetçe sorun yoktur. Ne zaman ki efendi olmaya kalkarsınız o zaman ağır bir darbe alırsınız. Hatta hem üzüm ye, hem de bağcıyı döv. Nasılsa bekçi de senden…
Hülasa; geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye geçirilemeyen dişin acısı hala belleklerinde olan statükocu, üstünlük kompleksi olan ‘yukarıdan bakmacı’ grup, Hollanda Türk Toplumu’nda hedef aldığı Diyanet, Milli Görüş, Süleyman Efendi Cemaati ile Gülen Hareketi’ni bahane ederek yarım milyon insanı döverek adam etmeyi planlamıştır.
Dövme senaryosu ters teptiğinde -umulur ki ters teper- bugün bize medya ve yalanlar yoluyla saldıranlar, yarın ayağımıza kadar gelecek; ‘kroşemize bakmayın aslında biz sizi çok seviyoruz’ diye yelkenleri indirecektir. Nitekim Motivaction araştırma bürosu müdürü Pieter Paul Verheggen ‘dedigimiz yanlış yorumlandı’ diyerek çarketmiş, bakanın okumasına şerh koymuştur.
Hollanda’yı seven hiç kimse, ülke içinde böyle bir kavga istemez. Ta ki Hollanda düşmanı Hollandalılar yine zıvanadan çıkmadıkça.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *