‘Türkler Hollandalılara yatırım yapmadılar’

İki hafta önceydi. Çalışma ofisine fazla uğramadım. O hafta Hollandalı dostlarımı ziyaret ettim. Yaklaşık yirmibeş yıldır tanıştığım ve zaman zaman birlikte çalıştığım Hollandalı dostlarla hasret giderdim. Birlikte kahve içtik. Elmalı pasta yedik. Sohbet ettik. Hollanda’nın gidişatı, artan ayırımcılık, siyasette popülizm ve yükselen ırkçılık gibi konuları konuştuk. Elbette Hollanda’da Türklerin konumu da gündemimizdeydi. Onların bizi nasıl gördüklerini merak ediyordum, zira bizi yakından tanıyorlardı. Sohbetimiz esnasında dostlarımdan birisi samimiyetle ‘Türkler Hollandalılara yatırım yapmadılar’ cümlesini kullandı. Bu ifade önce pek dikkatimi çekmedi. Ancak ilerleyen saatler ve günlerde kafama takıldı.

Türklerin Hollandalılara yatırım yapmadıkları tesbitini uzun uzun düşündüm. Hakikaten, Türkler Hollanda’ya mı Hollandalılara mı yatırım yapmamıştı? Kaldı ki, Hollanda’daki girişimci Türklerin sayısı neredeyse yirmibeşbine yakındı. İstihdam ettikleri o kadar insan, çevirdikleri o kadar sermaye vardı. Örneğin Den Haag’da Türk girişimciler kentin ekonomik omurgasını oluşturuyorlardı. ‘Bütün bunlar Türklerin Hollanda’ya katkıları değil miydi?’ diyesi geliyor insanın. Ancak, Hollandalı dostum bunların dışında bir yatırımdan bahsediyordu. Bu yatırım neydi? Nasıl olmalıydı? İşte bu yatırımı konuşmamızın ve tartışmamızın zamanıdır dedim kendi kendime. Zira, yarım milyona varan sayımızla, Hollanda’da etkimizin minimum düzeyde olduğunu onlarca defa gördük.

O zaman, işe nereden başlamalıydık?
Hollandalılara yatırım öncelikle bir zihniyet meselesidir. Ülkeye, meseleleri, gelişmeleri sahiplenme meselesidir. Siyaseti takip etme meselesidir. Misafir gibi, yabancı gibi durmama meselesidir. Bu bir paradigma meselesidir. Hollanda’da bir gelecek perspektifi geliştirme meselesidir. Geleceğimizi bu ülkede görüyorsak, bunu sadece dil ile ifade etmekle kalmamalıyız. Aynı zamanda sahiplenme ve sorumluluk almak durumundayız. Psikolojik olarak inanmalıyız. Çifte veya çok yönlü bir aidiyet duruşu ve davranışı geliştirmek olmazsa olmazlarımızdandır. Bu mesele aynı zamanda yeni şartlara uygun bir kimlik geliştirme meselesidir. Bunları, bizim dışımızda birileri düşünmeyecektir.

Bu ülkenin yağmuruyla ıslanmış, kahvesinin tiryakisi olmuş, günlük en az bir Hollanda gazetesi okumaya devam eden, her akşam olmasa da haftada en az bir kaç kez Nieuwsuur, De wereld draait door, Pauw gibi televizyon programlarını takip edenlerden başkası yapamaz, hissedemez ve uygulamaya koyamaz.

Yaşadığımız ülkede kalma yönünde gazetemizin bu ayki ana başlığı ‘toparlanın gitmiyoruz, kalıcıyız’ kararı ve bu yönde atılacak adımlar hem bireysel hem de kurumsal düzeyde olmalıdır. Sorumluluk hisseden her Hollandalı Türk vatandaşı günlük ilişkilerini, komşularıyla, iş arkadaşlarıyla, sosyal çevresiyle olan ilişkilerini bu yönde yeniden düzenleyebilir. Kurumlarımız, zaten bu süreçte bir hayli zorlanıyorlar, vizyonlarını gözden geçirip, yenileyebilirler. Bireysel başarıların sayısı, rol modellerin tanıması bu süreçte önemlidir. Hollandaca yazanların sayısının artırılması ve gençlerimizin bu alana yönlendirilmesi de düşünülebilir. Kısacası her aktör kendine çeki düzen vermelidir.

Peki bu değişimi nasıl ve hangi kimlikle yapacağız? Zira yeni bir paradigma oluşturmak aynı zamanda bir özgüven meselesidir. Özgüven ve kimliğin oluşturulmasında, şahsi kanaatim ve birlikte olduğumuz arkadaşlarımın zaman zaman ifade ettikleri teklifimiz özetle şöyledir: İçinde bulunduğumuz ülkelerde varlığımızın devamı için bir gelecek perspektifi ortaya konulmalıdır.
Gecelek perspektifimizin olmazsa olmazları, elli yıllık göçmenlik tecrübemiz, Avrupa kültür tarihini merak etmemiz ve öğrenmemiz, kültür ve medeniyet tarihimizin referanslarını bilmemiz ve aktüalize etmemiz ve Türkiye AB ilişkilerinin bizlere yansımasının farkında olmamızdır. Toparlanırken bunları yanımıza almayı asla unutmayalım.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *