Ya sev, ya ait olduğun yere git!

“Sevdiklerinize gül verin, gülünüz yoksa gülüverin” (Hz. Mevlânâ)

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar, eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmalarıdır.” (Cemil Meriç)

Dünya yurdu…
50 yıl önce dünya yurduna yollanmışım. Yaşayacağım bazı göçler gibi, bu göçümüz de gayr-ı ihtiyari olmuş. Dünya yurduna yollanırken, “Sakın ha, orayı yurt edinme, sen oraya ait değilsin. Biraz oyalanmadan sonra ebedi yurduna geri döndürüleceksin… Şu kurallar çerçevesinde yaşarsan cenneti, bu kurallar dışında yaşarsan cehennemi yurt edineceksin” diye kulağıma fısıldanmış.
İnsanın nereye ait olduğu aslında yaşadığı bu ilk göçle kulağına fısıldanan sözde gizli. “Ben kimim, nereden geldim, nereye aitim ve nereye gidiyorum?” sorularına verilecek doğru cevaplar insanın nereye ait olduğunu da ortaya kor aslında. Dünya, insanın yurduysa, insan dünyanın her yerine aittir. Bu aidiyet duygusunu da bu ikisinin sahibi dışında kimse insanın elinden alamaz. Ama ortada, dünyaya bile sığmayan ve dünyayı hem kendine hem etrafına dar eden birileri var. O yüzden de insanlar aidiyet sorunu yaşıyorlar…

İnsan, sürekli göç etmekle ve yurt edinmekle geçirmiş ömrünü. Bu yüzden de nereye ait olduğu hususunda hep bir ikilem yaşamış. Dün özyurdu Mekke’den kovulan sahabelerin Habeş Kralı’nın himayesinde Habeşistan’ı yurt edinmeleri ve kendilerini oraya ait hissetmeleri nasıl bir gerçek olarak karşımızda duruyorsa, bugün de vahşi kapitalizm ve ırkçı emperyalizmin sömürü planları çerçevesinde milyonlarca masum insanın ölerek, zindanlara sokularak, sürülerek yurt değiştirdiği ve korkunç bir aidiyet sorunu yaşadıkları gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu kanlı ve kirli oyunu, kaygı, endişe ve üzülerek izliyoruz.

Dünyaya gönderilirken; oranın huzur, barış, adalet, hakkaniyet, sevgi, dostluk ikliminden istifade edeceğimiz gibi, onun yükünü, külfetini, acısını, tasasını, savaşını, kavgasını da paylaşmamız gerektiğini biliyorduk. Zira biz, hak-bâtıl kavgasının Habil ve Kabil ile başladığına ve hep süreceğine inanıyoruz.

Anayurdum…
Henüz 15 yaşında iken Anayurdum Türkiye’mden, babamın 15 yıldır yurt edindiği Baba yurdumuz olan Hollanda’ya geldim, getirildim. Köy ve kasabada yetişen, eğitim gören, oraların sıcak insani ilişkileri içerisinde yaşayan, toplumsal hayatın kokusunu alan, o dokuyu içselleştiren biri olarak Hollanda’ya ilk geldiğim günün soğukluğunu, iticiliğini, ürkütücülüğünü asla unutamam. Anayurdum bir ana sıcaklığı ile beni kucağına geri çağırırken, baba vatanımız Hollanda âdeta “ne işin var burada, geldiğin yere geri dön” der gibiydi. Benim ve benim gibilerin burada bir yer-yurt edinememelerinin, buraya ait olamadıklarını ifade etmelerinin sebeplerinden biri de bu durum olsa gerek…

Hollanda bana çok güzellikler yaşattı. Burada edindiğim dostluklar, yaşanmışlıklar, toplumsal anlamda omuzuma yüklenen görev ve sorumluluklar, gönüllü hizmette en ön saflarda koşmalar… İnsanî ve dinî anlamdaki değerleri özgürce yaşayabilme şansını belki de anayurdumda yakalamayacaktım. Burayı yurt edindim, sevdim ama buraya ait olmadığım her seferinde bana hatırlatıldı. Bundan dolayı da hep gidecek gibi hareket ettim; ama asla burada olduğumu unutmadan, buradaki görev ve sorumluluklarımı aksatmadan…

35 yıl sonra, anayurduma doğru, geriye göç başlatmak istedim. Bu sefer de, aynı yaşlardaki oğlum çıktı karşıma… “Ben Türkiye’de yapamam” dedi ve geri dönüş planını rafa kaldırdık. Ben, ait olmadığımı hissettiğim baba yurdum Hollanda’dan ait olduğumu hissettiğim anayurdum Türkiye’ye göç etmek isterken, oğlum,“Ben buraya aitim” diyerek baba-anayurdu olan Hollanda’yı seçti.Hollanda’nın izlediği her türlü ayrımcı ve ötekileştiren politikalarına; son 7 yıldır etkisi azalmadan süren ekonomik krize rağmen. Gençlerin geleceğine dair endişe ettikleri bir zamanda bile oğlum kendisinin buraya ait olduğunu söylüyorsa, bu mesajı iyi okumak, iyi anlamak, algılamak lazım.

Hâl böyleyken, bugünün politikacıları popülist düşüncelerini şovenist söylem hâline dönüştürdüler. ‘Bizim buraya ait olmadığımızı, geldiğimiz yere geri dönmemizi’ yüksek sesle dillendirmeye başladılar. Bizler bu sesleri duymazlıktan geliyoruz, aslında bu sesler, geleceğimiz için acı acı çalacak olan çanların sesinden başka bir şey değildir. Eğer tedbir alınmazsa, eğer bu söylemlerin yönü değiştirilmezse; bir gün bu gidişatın bedeli ağır bir şekilde ödetilecek, haberiniz olsun.

Babayurdu…
Adamlar hangi ülkeyi işgal edip sömürgeleştirdilerse, ilk yaptıkları şey, o ülke insanlarına kendi dillerini, hatta kültür ve geleneklerini dayatmak, insanları kendi değerlerinden koparmak olmuştur. Şimdi karşılarında başka bir örnek var: Çocuk burada doğmuş, eğitimini burada almış, burada yetişmiş ve çok büyük bir şirkette yönetici olmuş, işveren olmuş, siyasetçi olmuş ancak, nereye ait olduğunu, hangi değerleri taşıması gerektiğini hiç unutmamış. Parlamentoda namazını kılmış, mahkemede müvekkilini başörtüsüyle savunmuş, şirkete sakalıyla gitmiş, işçisine cuma izni vermiş… Ama bu ülkeye ve bu ülke insanına hizmet etmekten de geri durmamış, bu ülkenin sorunlarına çözüm önerileri sunmuş, bu ülkeye asla yük olmamış, aksine yükü omuzlamış.

İşte bu durumdan rahatsızlar ve sürekli kendilerine “Yahu, biz adamların ülkelerine gittik, ülkelerini yağmaladık, insanlarını kendimize benzettik, ama şimdi aynı adamlar bizim 50 yıldır bünyemizdeler, kendimize benzetemedik” diye soruyorlar. Asıl hazmedemedikleri budur.

Bırakın artık bu ucuz hesapları. Yanlış yapıyorsunuz. Benim çocuğum, Hollanda’yı benim yurduma tercih etti ve “ben buraya aitim” dedi. Ona sahip çıkın, ona değer verin, onu ötekileştirmeyin, ona fırsat verin; ait olduğu bu ülkenin geleceğini omuzlasın. Çünkü sizin ona çok ihtiyacınız var.

Yürek yurdu…
Ana – baba ve dünya yurdunun hikâyeleri böyle de yürek yurdunun ki nasıl, daha mı farklı?
31 yıl önce altın bir kafese kapatılan bir güvercin çığlığı geldi kulaklarıma. Yanıktı, içliydi, dertliydi çığlıklar. Yurdundan edilen o güvercin, 31 yıl önce yüreğine birini yazmış, birini hapsetmiş. Hem kendi mahkûm hem de yüreğine hapsettiği sır mahkûm… Hem altın kafesteki beden hem de beden yurdundaki yürekte saklanan giz, 31 yıl sonra oraya ait olmadıklarını haykırıyorlar. Demek ki altın kafese de konulsa bedenler, onu anlayacak, dinleyecek, sarıp sarmalayacak, sahip çıkacak, sevgiyle uzatılan bir dost eline, bir dost yüzüne ihtiyaç hissetmekte. Aidiyet de bu olsa gerek. Bulunduğun yerde varlığından haberdar olunması, anlaşılması, insan yerine konulması, özgür kalması…

Savaş hep vardı…
Yavuz Sultan Selim’in son anları. Arkadaşı olan Hasan Can, Yavuz’un bu hâlini görünce “Padişahım artık Allah ile beraber olmak zamanınız herhâlde geldi!” der. Koca Sultan, Hasan Can’ın yüzüne hayretle bakar ve şunları söyler: “Hasan!… Sen beni bu zamana kadar kiminle beraber zannediyordun?”

Biz de, barış türküleri eşliğinde savaş çığlıkları atanlara, kan dökmek isteyenlere ve savaşın çıkmasını bekleyenlere Yavuz’un diliyle soralım: Be hey gafil kardeşim! Sen daha ne savaş yolu gözlüyorsun, ne diye savaş çığırtkanlığı yapıyorsun; İkinci Dünya Harbi’nin hemen ardından başlayan ve son çeyrek asırdır da en ağır bir şekilde devam eden kirli, kanlı sürecin adı nedir ki; sen savaş yolu gözlüyorsun…Yani, sen dünyayı savaştan berî mi sanırsın?

İlla da ‘savaş’ diyorsunuz, öyle mi?
İnsanlığın geldiği, getirildiği noktayı dehşetle, endişeyle izliyoruz. Ellerinde, asırlık projelerini hayata geçirmek için bütün yolları deneyen, öldürmeyi kurtuluş reçetesi olarak gören bir Batı dünyası ve o projenin uygulanma alanı olarak belirlenen bir de Doğu/İslam dünyası var…
Hak-bâtıl kavramı burada kendini daha da belirginleştiriyor. Adem (as) ile başlayan “hakkı üstün tutan” barış, adalet ve dayanışmacı medeniyet, oğul Kabil ile başlayan “kuvveti üstün tutan” çatışmacılıkla bozulmuştur.

Ne çok da savaş sevdalısı varmış meğer. Oturdukları yerden ahkâm kesenler, dillerinde barış türküleri, yüreklerinde kin, ellerinde canlara kıyacak en ağır silahlar. Sevsinler sizin barış severliğinizi…

Türkiye’de bunca kutuplaştırma ve ötekileştirme çalışmaları yürütülürken, savaş çığırtkanlığı yapmanın, efelenmenin mantığını da anlamış değilim. Sen eğer, Çanakkale ruhunu yeniden inşa etmeden böyle bir çılgınlığa girişirsen karşında savaşacak düşman bile bulamazsın. Ötekileştirdiğin, kamplara böldüğün o insanlar sana düşman olarak yetecektir zaten…

Bir topluma hak, hukuk ve adalet hakim olursa, orada batıl olan bütün değerlendirmeler geçerliliğini yitirir. Hak gerçekten varsa, onun zıddı olan bâtıl yok olur. Kainat boşluğu reddeder… Bir yerde hak, hukuk varsa orada olumsuzluklar yaşayamaz. Bunun tersi de olabilir. Bâtılın, adam kayırmacılığın egemen olduğu bir toplumdan tüm insanlık değeri çekilir, gider.

Egemen güçlerin dünyayı getirdikleri yer maalesef burası. Burada hayat yok, buradan ancak insanın ölüsü çıkar..




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *