Boyundan büyük işlerle uğraşanlar oldukça…

“Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, akılımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?”
(Aliya İzzetbegoviç)

Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur. Cemaatin beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı hoca zannederek namazı kıldırmasını söylerler. “Yok ben hoca değilim” dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler. Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat, ilk kez gördüğü böyle bir uygulama karşısında şaşırırlar ve ölüye ne söylediğini merak ederek sorarlar… Bekri Mustafa gülerek cevaplar: “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa imam oldu dersin. Onlar durumu anlar, dedim” der.
Bu kıssanın hissesi aşağıda yazdıklarımda gizlidir…

Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi?
Doğduğun vatan ile doyduğun ülke arasında bir ayrım ya da tercih yapmanın doğru olduğuna inanmıyorum. Kuşun altın kafese konulma hikâyesi gibi, insanın yüreği nerede özgürce kanat çırpıyorsa orada olmalı. Rızık da Rabbimin teminatı altında olduğuna göre, bize her yer vatan, bize her yer ülke olmalı…

İçerisinde yaşadığım ülkede 36 yılımı doldurdum. İlk geldiğim yıllarda, tanımadığım bir Hollandalı yaşlı kadının bana güvenerek 5 Gulden verip, kendisi için patates kızartması almamı istemesini hiç unutmuyorum.

İstediği malzemeler 4,75 Gulden tutmasına rağmen ben ona zorla 5,25 Gulden geri vermiştim. Meğerse ben cebimdeki 10 Guldenle onun verdiği parayı karıştırmışım. Kadın almıyor, “ben sana 5 Gulden verdim, sen bana 10 Gulden üzeri veriyorsun” diye. Ben ısrar ediyorum ve sonuçta, kadına patates kızartmasını ben ısmarlamış oldum. Helal olsun!

O zaman 15 yaşında gençtim, gençlere güven daha az olmalıydı; şimdi 50’yi devirdik, kadınlar yanımdan geçerken çantalarını saklayarak, yoldan uzaklaşarak gidiyorlar. Bu benim içimi çok acıtıyor. Bunun sorumlusu kim mi? Ben o günkü Hollanda’yı özlüyorum.. Niye mi?

“Önce insan sonra kurallar” sloganıyla büyüdük…
Geçen hafta posta kutumuza bir bülten düştü. Rotterdam Belediyesinde çoğunluğu elinde bulunduran ve idare ettiğini sanan Leefbaar Rotterdam Partisi’nin aylık bülteni. Çok çalıştıklarını iddia eden bu partinin neler yaptığına göz atmak için bülteni karıştırırken, bu partinin meclis üyelerinden Tanya Hoogwerf ile Ronald Buijt’ın yazı başlıkları dikkatimi çekti.

Tanya Hanım, “Cihadçılarla mücadelenin grup konuşmalarıyla olamayacağını” iddia ederek bu konuda kendilerinin yapmak istediklerini anlatıyor ve diğer partilerin bu konudaki esnek tavırlarını eleştiriyordu.

Bir diğer meclis üyesi Ronald Efendi’de, “Sonunda yine Batı Suçlu” başlıklı bir makale döşenmiş ki, yavrum oğlanı durdurana aşk olsun.
Müslümanların dünyayı kana buladığını ama buna rağmen Batı’nın suçlandığına hayıflanıyor bizim ataşlı oğlan…

“Çoğu insana göre ben kendi sömürgeci tarihimizden, köleleri çalıştırdığımızdan, Zwarte Piet’i sevdiğimizden, ilticacıları kabul etmeyişimizden utanmalıymışım” diyerek kendince bir ironi yapıyor ve günah çıkarmaya çalışıyor…

Yine saldırısını meşrulaştırmak için “Bütün rahiplerin pedofil olmadığını ama pedofilliğin Katolik kilisesi içerisinde büyük bir sorun olduğunu” yazıyor. Ve ondan sonra döküyor kusmuklarını…

“Bütün Müslümanlar terörist değil ama teröristlerin ezici çoğunluğunun Müslümanlar olduğunu, saldırıların İslam’la alakası olmadığını iddia etmenin, VVD’nin seçim vaatlerini yerine getirdiğini iddia etmek gibi bir şey” olduğunu yazıyor. Hızını alamıyor, iş pazarında Müslümanlara yapılan ayrımcılığı bile haklı buluyor… Daha neler neler…

Şimdi, bu adamlar yerel yönetimlerde iş yapması için seçilmiş, görevlendirilmiş olan kişiler. Neden üzerlerine düşmeyen böyle işlerle iştigal ettiklerini merak ediyor insan. Adamlar yerel hizmeti bırakmışlar, ulusallığı aşmışlar uluslararası çalışıyorlar. Kentteki çarpıklığı düzeltemeyen, güveni sağlayamayan, işsizliği önleyemeyen, yoksullara çare olamayanlar, dünyayı düzeltme uğraşı içerisine girmişler. Kurtuluş reçetesi de hazır: “Müslümansız, İslamsız bir dünya!..”

Bunların başında da Faslı, Müslüman kimlikli Ahmed Aboutaleb kardeşimiz var. Bir Belediye Başkanı olarak bunların neler yapıp yapmadıklarını, dışarıya hangi beyanatları verip vermediklerini takip ediyordur mutlaka. Belediye Başkanımız da haftalık olarak Metro gazetesine makaleler yazıyor. Geçen hafta yazdığı “14 Mayıs’ın hikâyesi unutulmamalıdır” başlıklı yazısında Olga van de Velde adlı bir kadının yaşadıklarını anlatıyor. “1940 yılında Rotterdam’ın bombalandığı sırada 6 yaşında olan Olga’nın, o günkü yaşadığı travmayı 76 yıl geçmesine rağmen hala atamadığını ve bir uçak sesinden bile etkilenerek, gayriihtiyari olarak bugün bile bedenini büktüğünü ve bu acıların bir daha yaşanmaması için böyle günlerin unutulmaması gerektiğini” vurguluyor.

Bu çok güzel bir şey; yaşanan haksızlıkları, acıları unutmayalım amma günümüzde cesedi kıyıya vuran minik Aleyna için de bir şeyleri yazacak mısınız, Sevgili Başkan…

Ya da babasının, kendisini feda etmesine, korumasına rağmen İsrail askerlerinin kurşunlarıyla can veren Muhammed’in hikâyesini yazacak mısınız?
Tecavüze uğrayan, öyle bir çocuğu doğurmamak için kendini asan kadınların hikâyesini de yazacak mısınız? Yoksa onları yazmasını torununuzdan mı bekleyeceğiz?

Günümüzde bunlar yaşanırken ve kendi idareniz altındaki kişilerin İslam’a ve Müslümanlara karşı savaş açtıklarını, kendi işleri dışında başka işleri meslek edindiklerini; topluma, bu yazdıklarıyla kin ve nefret aşıladıklarını da hesap ediyorsunuzdur mutlaka. Yoksa siz hâlâ 76 yıl önceki hikâyeleri anlatarak yerlilerden takdir toplamaya mı çalışacaksınız?

Selefiniz, zamanın Belediye Başkanı Ivo Opstelten’de benzer bir şey yapmıştı. 2008 yılının başlarında Rotterdam Belediyesinde kaydı bulunan bütün evlere ücretsiz olarak Isaac Lipschits tarafından kaleme alınan ve 1940’lı yıllarda, Avrupalıların Yahudilere karşı giriştiği kıyımı konu edinen “Onbestelbaar Brieven” adlı kitap yollanmıştı.

Kitabı almaktan, okumaktan dolayı memnun olmuştum ama aynı günlerde Ivo Opstelten’e de bir mektup yazarak, “Sevgili Başkanım, ben de Müslümanların karşılaştığı, özellikle çocukların yaşadığı kıyımı, korkuyu, travmayı anlatan bir kitap yazacağım, kitabı neşredecek birini bulurum ama aynı hassasiyeti göstererek benim kitabımı da ücretsiz olarak Rotterdam’daki bütün evlere yollar mısınız? diye sormuştum. Cevap alamadım tabi ki… Aboutaleb de cevap vermeyecek.

O, Leefbaar meclis üyelerinin kent için yapacaklarından daha çok, onların İslam ve Müslümanlar aleyhinde söyleyeceklerini dinleyecek, yazacaklarını okuyacak ve onlardan aldığı ilhamla kendi köşesinde 76 yıl önce yaşanan olayları anlatarak halkın gözünü perdeleyecek.

Aboutaleb’i, FORUM Direktörü olduğu zamanlarda bir toplantıda tanımış, zamanın Devlet Bakanı Boxtel’ın gözlerinin içerisine bakarak hükümetin bu uygulamalarının yanlış olduğunu söylemiş, gidip tebrik etmiş ve kendileri gibi yürekli insanlara bu ülkenin ihtiyacı olduğunu ifade ederek daha iyi yerlere gelmesi dileğinde bulunmuştum.

Olabileceği en iyi makamda şimdi ama, insanlık insanlığından her gün kaybediyor, kentte yoksulluk, işsizlik artıyor. İnsanlar güven sorunu yaşıyor. Bu işlerin çözümü için belediyeyi dolduranlar, dünyayı aydınlığa çıkaramaya ve dünya insanlığını İslam’dan kurtarmaya çalışıyorlar.
Yani demem o ki; “Bekri Mustafa imam olmuş…” Vay hâlimize!..




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *